Sefa ve Sefalet

Öncelikle Hindistan'a yapılacak ilk seyahat için yanlış bir başlangıç noktası seçtiğimizi söyleyebilirim. Fakirlik nedir bilmiyormuşum. 31 yaşımda tanıştım.

"Dünyanın en kötü büyük şehri", "Hindistan'ın en kötü şehri" diye Delhi'nin methini çok duymuştum ama bu kadarını tahmin bile edemezmişim. Kötülük değil bu şehirdeki... Fakirlik ve şehirleşmenin ürkütücü kombinasyonu. Bir yanda koca koca lüks oteller, bir yanda yerlerde pislik içinde yatan/yaşayan insanlar.

Dünyanın diğer ucunda insanlar değiştirme güçlerinin olmadığı bir hayatı yarı baygın ve aç bir şekilde sürdürmek zorundalar. Empati yapması imkansız bir durum. İnsanların yaşantısını algılayıp, duruma dahil olmak çok zor. Sanki zihninizin içinde bir savunma mekanizması var ve gördüklerinizin/tanık olduklarınızın gerçek olmadığını, sadece bir filmde olduğunuzu söyleyerek sizi yabancılaştırmaya çalışıyor.

Özetle ilk gün gerçekten acı vericiydi.

Ayrılık hüznü de hırpalamıştı zaten...

Evde, hava alanında bir gerginlik vardı hep üzerimde. Biraz düşünsem, ağlayacaktım. Pasaport kontrolünden geçtik, el salladık ve biraz olsun rahatladığımı hissettim. Birini yolcu etmek kolay ama yolcu sen olunca işler değişiyormuş.

Her ne kadar asi görünsem de ailesinden hiç ayrı kalmamış bir anne kuzusuymuşum, o anda anladım.

5 saat Bişkek'e uçtuk, 5 saat Bişkek hava alanında üşüyerek uyumaya çalıştık (Ah babamı dinlemedim "hava alanında üşürsünüz, üstünüze kalın bir şeyler alın" demişti!), 3 saat de Delhi'ye uçtuk. 2 saatlik bir pasaport kontrolü sürecinden sonra metroya bindik ve couchsurfing'den görüştüğümüz ev sahibi ile buluşmak üzere Patel Park'a gittik.

Fotoğraf: 12 Kasım  2015, New Delhi

Ev sahibi 1,5 saat sonra gelirim dedi. O anda bir tanıdığın sesi kulağımda çınladı "Kendinizi hazırlayın, Hintliler asla randevuya vaktinde gelmezler ve bunda da bir tuhaflık olduğunu düşünmezler." Neyse dedim, ön yargılı yaklaşmamak gerek.

3 kere telefon ile aradık ve 4 saatin sonunda geldi. Cidden hala inanamıyorum geldiğine çünkü gelmeyecek sanmıştım. Olamaz diyordum, bir insan bu kadar bekletemez ki, mümkün değil...

İşte biz o 4 saatte aydınlanmaya başladık :) Bu da aydınlanma fotoğrafımız.

Fotoğraf: 12 Kasım 2015, Patel Park / New Delhi

Parka oturduk. Yorgunduk. Her yer karmaşık, gürültülü ve havada bir duman hakimdi. Dizim ağrımaya başladı, çok eşyamız vardı ve sadece oturduk. Neredeyse çok az konuşarak ve etrafa bakarak 4 saat geçirdik. Annemin yaptığı sandviçleri, Saliha teyzenin aldığı poğaçaları yerken hüzünlendik. Anne olmak nasıl bir şey dedik... Bu kadar çok yiyeceğe ne gerek var diye söylendiğimiz için kendimize kızdık.

Diyorum ya cidden o zaman aydınlanmaya başladık yani aslında kıymet bilmeye başladık.

Ne kadar iyi yapmaya çalışırsan çalış, her zaman her şey mükemmel olmayabiliyor. Mükemmel olmadığında da dünyanın sonu gelmiyor.

Ev sahibi bize kalmamız için ayarladığı evde kalmıyormuş, eve giriş çıkışı göstermek ve dinlenmemiz için bizi eve götürdü. Apartmanın bulunduğu sokakta öylece orta yerde önce aşk mı fuhuş mu bilemediğimiz bir birlikteliğe şahit olduk. Henüz bunun şokunu atlatamamışken, apartmanın yaşlıca bir teyze dışında bomboş olması ve onun da kepenkle kapatılmış kapısının ardından bize bakması ve gülümsemeyle karışık selamımıza tepki vermemesi de iyice gündüz başlayan kısa filmin sonunun geldiğini hissettirdi :) Evin içini görünce yutkundum. Adam gitti, Denizle başbaşa kaldık. Cidden kendini batılı sanan Ortadoğulu şımarıklığı değildi o evde geçirdiğim şok. Duvardaki kertenkele önemsiz bir detaydı benim için, malum çadırda börtü böcekle yatan bir insanım. Yatakta 2-3 çeşit insan kılı, garip garip lekeler, hızlıca oturduğunda poponu kırma ihtimalin olan bir yatak. Tüm evde kalın bir toz tabakası. Yaşanmışlıkla yaşanmamışlığın mükemmel buluşması. Sürekli evin içinden gibi gelen torpil, havai fişek sesleri... Cidden denedim ama yapamadım. Tam bir Türk filmi gibi hayal edebilirsiniz; Deniz'e sarıldım ve çıktık evden.

Gece rickshaw ile seyahat bir başkaymış! Trafik zaten gündüz bile ürkütücü, bir de gecesini düşünsenize... Turistik bir yer olduğu için Old Delhi tarafına gidelim otel buluruz diye düşündük. Önümüzde bir tapınak, yol ikiye ayrılıyor. Birini seçtik. Karanlıklar arasından sanırım dilenmek için uzanan bir el ile irkilip ana caddeye geri çıktık. Tren istasyonundan yardım alabileceğimizi düşündük, alamadık. Yardım almak yerine yine ayrı bir şok yaşadık. Her yer adım başı insan, herkes yerlerde yatıyor. Hippie gençler yerlerde yatıyor falan gibi havalı bir ortam gelmesin aklınıza. Bizim İstanbul'da rastladığımız yüzünde sahte bir ifadeyle dilenen teyzeler, amcalar gibi yerlerde yatan insanlar da değil bunlar. Giydiğin kıyafetten, beğenmediğin yemekten, özlediğin latteden utanıyorsun. Bir kısmı orada yerleşik yaşıyor gibi, bir kısmı ise gece trenine binmek için orada uyuyor. Uyudukları yerler de öyle Sirkeci Garı gibi havalı değil. Çiş kokusundan durulmayan, yanı başında birinin çişini yaptığı, kedi boyutunda farelerin gezdiği yerler... Hava karanlık, yorulduk. Gerçekliğini bir türlü anlayamadığımız kalabalık içinde, labirentten çıkmaya çalışan fareler gibiydik. Ve ne yazık ki otel bulamadık.

Tekrar bir rickshawa bindik. Şoförler söylediğin yeri bilmemesine rağmen inatla bildiğini söylüyor, sonra yol boyunca en az 3 kişiye yolu soruyorlar. Bütün bunlar bilmediğin bir şehirde ve gece başına gelince vücudunun tüm kaslarının kas katı olduğunu hissedebiliyorsun. Neyse bu sefer New Delhi tren istasyonuna yakın bir bölgeye gelmiştik. İkimizin de ömrü boyunca kalmadığı, kalmayı reddedeceği kadar lüks bir otele attık kendimizi. Ne kadar olursa olsun umursamayacağız diye kendimize tembih ede ede girdik içeri. Bu sefer de halamın ve teyzemin cebime sıkıştırdığı paralar kurtarıcımız oldu. Sonunda saat 00:00'da yataktaydık.

Ve yeni bir gün başladı. Bu arada hala annelerin hazırladığı yemeklerle karnımızı doyuruyorduk. Hatta annem gece telefon ile konuştuğumda "hasta olmayın dikkat edin" dediğinde içimden güldüm. Daha hiç yemek yiyememiştik bile, ne hastalığı :)

Evin anahtarlarını teslim etmek üzere çıkılan yolculuk, bizi kazıklamak için özel çaba sarf eden bir rickshaw şoförü ile sona erdi. Tabii ki anahtarları hemen teslim edemedik ve bu sefer de 1 saat bekledik :) Ev sahibi bizi gece eve bıraktığında, Dehra Dun tren biletimizi online alacağını, diğer türlü zorlanacağımızı söylemişti. Biz de anahtarları teslim ederken tren biletimize kavuşuruz diye umutluyduk, almamış :) New Delhi tren istasyonuna doğru yola koyulduk. Yine pek çok yerde okumuştum, Hindistan'da devlet dairesine işiniz düşmesin diye ve yine abartılıyor sanmıştm.

Tren bileti almak için tam 3 saat bekledik. Önümüzde sadece 40 kişi vardı, nasıl oldu bu kadar bekledik hala hayret ediyorum :) Çünkü bizim bilet alma işlemimiz 1,5 dakika sürdü. Böyle hesapladığımda en en fazla 1,5 saatte işimizin bitmesi gerekiyordu.

Bu arada Deniz'le katıla katıla güldüğümüz anlar oldu; rahatlama mı, sinir bozukluğu mu bilemiyorum :)

Artık bu 3 saatin sonunda yeni otelimize ulaştık ve ilk yemeğimizi yedik.

Fotoğraf: 13 Kasım 2015, Hotel Amax Inn / Pahar Ganj, New Delhi

Delhi'de 2 gün ne mi yaptık? Özetle; bekledik. Son 1,5 yıldır her gün yaptığım meditasyon sayesinde, bu 2 günkü beklemeler sırasında delirmediğimi düşünüyorum :)

Hiç Delhi fotoğrafı yok elimde. Çekemedim. Her an, her yer ayrı bir fotoğraf karesi. Hatta video kamerayla dolaşsan günde kaç tane kısa film çekersin tahmin bile edemiyorum. Ama bunun için önce orada yaşananı, durumu algılamak gerekiyor; sonra bu durumu kabul etmek ve en sonunda da fotoğraf makinasını çıkartıp deklanşöre basmak.... Ben yapamadım. İlk kez içine giremediğim, anlamakta ve hissetmekte zorlandığım bir durumla karşı karşıya kaldım.

Şu anda Dehra Dun'da Old Rajpur tarafındayız. Harika bir yer. Burada uzun süre kalacağız ve burayla ilgili bol bol yazmayı planlıyorum.

Namaste gençler!