Şehirde Sıkıştım, Kurtar Beni Doğa!


Bangkok'ta bu kadar kalacağımızı tahmin etmemiştim, on birinci günümüzdeyiz. Seyahatin ise 109. günü. Çok yorulduğumuzdan mı, şehrin bizi içine çekip bırakmamasından mı, yapacak çok işimiz olduğundan mı ya da Tayland'da aradığımızı bulamayıp daha arasak da bulamayacağımızı hissettiğimiz için mi bilmiyorum ama çakıldık buraya.

Bangkok'tan mı bahsetsem yoksa buradaki 11 gün içinde şehrin bende yarattığı hislerden mi? Sanırım git gelli bir karışım daha iyi anlatır her şeyi. Bir itirafla başlayayım en iyisi; insan özlüyor “modern” hayatı. Şöyle yollar asfalt olsun kaymak gibi kaysın, engebeler, tozlar yeter diyorsun… İstediğim her şeye her an ulaşabilsem tadından yenmez diyorsun… Ah şöyle havalı bir kafe olsa da küçük burjuva hayatıma ışınlansam, kahvemi yudumlarken “akıllı” telefonuma gömülsem diyorsun…

Şehrin içinde olunca yazmak istediğin şeyler de değişiveriyor birden. Bangkok'taki bu çok sevimli kafeleri mi yazsam, ay yok ya da kocaman parkları mı yazsam, ya da dur dur ne kadar da Avrupai olduğunu yazmalıyım derken şehri sadece 5 gün sevebildiğini, geri kalan günler içinden ufak ufak lanet okumaya başladığını fark ediyorsun.

Çok da tatlıymış Bangkok kafeleri… Az ötesinde sokaklarda yatan insanlar da keşke şehrin bu güzel “kaçamak” noktasında bir kahve yudumlasa… Açlık girdi mi işin içine insanın boğazı düğümleniyor, yutkunmak zorlaşıyor. Küçük kaçamakların anlamsızlığında kayboluyorsun.

Çeşit çeşit kuşlarla, hayvanlarla dolu kocaman parkları var. Çekiyorum havayı içime, çekiyorum çekiyorum ama bir türlü orman kokusu alamıyorum. Oksijensiz kaldığımı hissediyorum tüm parklara, tüm yapay bitkilere rağmen. Tropikal iklimin kavurduğu asfaltların kokusu geliyor burnuma ve yine de şehre inat plumeria çiçeklerinin kokusunu çekmeye çalışıyorum içime.

Sıcaktan bunalıp şaşaalı bir alışveriş merkezinin klimalı kollarına teslim ettiğimde kendimi, içimde doğan mutluluktan utanıyorum. Ağaçları hatırlıyorum yine… 3 ay girmediğin AVMlere aslında hiç ihtiyaç duymadığımı, ağaç gölgesinin, deniz suyunun serinlemem için yettiğini anımsıyorum ve özlüyorum.

Ay ne sevimli sokaklar, rengarenk evler diye diye mutlu mutlu fotoğraf çekerken ara sokaklarda; şehrin ayırdığı, parçaladığı, sınıflara ayırdığı insanlar ve onların yaşadığı evler yavaş yavaş yüzüme çarpmaya başlıyor. Kocaman lüks binaların arasında sıkışmış, eskimiş küçük evler içindeki gerçek hayatları görüyorum.

Sokaklarda gezerken, “Ah cıvıl cıvıl, ne ararsan var!” diye ağzım açık etrafıma bakarken, aramadıklarımın da sokaklarda olduğunu fark ediyorum. Her çeşit hayvanı parça parça edip, soslayıp, kızartıp sattıklarını görmeye başladıkça midem bulanıyor, kokusundan başım dönüyor ve insanlığımıza, insan oluşumuza, güçlü oluşumuza sövüyorum.

Fotoğraf: China Town, Bangkok

Çok yazarım, yazmalara doyamam sandığım büyük şehrin yani Bangkok'un zihnimdeki anıları bunlar; her büyük şehrin günün sonunda bana hissettirdikleri, hissettirecekleri gibi…

Şehir önce dudağının kenarında sinsi bir gülümsemeyle açar kollarını ve içine çeker seni. Öğretilenler midir alışkanlıklar mıdır bilinmez o sinsi gülümsemeyi göz ardı edersin ve kendini bırakırsın şehrin kollarına. Mutluluğun ilk an en üst noktadır, sonra yavaş yavaş azaldığını hissedersin. Ve sonunda saçlarındaki pislik, burnundaki tıkanıklık, boğazındaki kuruluk, gözlerindeki kızarıklık, dizlerindeki dermansızlık, tenindeki yapışkanlık ve en önemlisi de zihnindeki karmaşa ve endişeler uyandırır seni ve o sinsi gülümsemeyi hatırlarsın. Lanet edersin. Söversin. Kendi soyunun yaptığı şehre söver, yine aynı soyun tükettiği doğaya hasret duyarsın.

Yarın sabah ayrılıyoruz Tayland'dan. Bu sefer Tokyo'ya gidip bizi bir süreliğine içine çekmesine izin vereceğiz… Tokyo'nun tüm kaosunun aksine, beni etkisi altına alacağına inandığım Japonya'nın diğer toprakları için ise kalbim çarpıyor.

Bugün hayattan bir dileğim var. Herkes midesini heyecandan karıncalandıran, kalbini pır pır çarptıran dileklerini gerçekleştirsin.

Namaste!