Hayal ile Gerçek Arasında, Japonya’dayım…


Japonya her zaman aklımın ve kalbimin bir köşesinde vardı ama ulaşılamaz bir hayal gibiydi. Bu seyahate çıkarken de o kadar yaklaşacağız ama gidemeyeceğiz diye biraz hüzünleniyordum. Derken Hindistan'daki ilk durağımızda harika biriyle tanıştık, Japonya'da yaşadığını öğrenince heyecanlandık ve seyahatiniz sırasında Japonya'ya da gelsenize dediğinde duraksadık, birbirimize baktık, yok daha neler dedik ve imkansız olduğunu söyledik.

Hindistan bize hayatta hiçbir şeyin imkansız olmadığını öğretmeye başladıkça Japonya'ya gitme fikrine yaklaştık ve hala rüyada gibi hissetsem de şu anda Japonyada'yız. Hani yazabilecek olsam, öyle bir edebi yeteneğim olsa Hindistan'dan Japonya'ya diye bir kitap yazmak enteresan olabilirdi. Zira aynı kıtada birbirinin tamamen zıttı iki ülke ve benim bu iki ülkeye ayrı ayrı ve bazen de benzer duyduğum sevgi, hayranlık, özlem…

Her ülkeye adım atışımızda kesin bir tuhaflık yaşıyoruz, Tokyo'da da hava alanında pasaport kontrolü sırasında bir süreliğine kalp çarpıntısı yaşadık. Heyecanımızın yarattığı şapşallıkla doldurduğumuz forma sadece cebimizdeki nakit para miktarını yazıp bir de 3 ay kalmak istediğimizi söyleyince pasaport polisi şaşırıp başka bir polis çağırdı ve bizi bir odaya aldılar. Bir yandan derin nefesler alıp Japonya'da hiçbir sıkıntı yaşamayacağımızı, derdimizi anlatırsak anlayacaklarını söyleyerek kendi kendime telkinde bulunurken, bir yandan da yüzümde tatlı bir gülümsemeyle hiç telaşlanmıyormuşum izlenimi yaratmaya çalışıyordum. Polis memuru mahcup bir ifadeyle nerede kalacağımızı, 3 ay boyunca ne yapacağımızı, hesaplarımızda paramız olup olmadığını ya da kredi kartımız olup olmadığını sordu. O kadar tatlıydı ki, hiç alışık olmadığım için acaba bana mı öyle geliyor, böyle tatlı talı sorular sorup sonra bizi sınır dışı mı edecekler diye de telaşlanmaya başlamıştım yavaş yavaş. Doldurduğumuz formda bir iki ufak değişiklik yapmamızı istedikten sonra pasaportlarımıza 3 aylık kalış iznimizi verip, önümüzde eğilip “welcome to Japan” dedi ve bizi uğurladı. O anda elimde pasaportumu sallaya sallaya koşmak istedim. Şöyle bir sahne hayal edin; ağır çekim koşuyorum, hava alanından dışarı çıkıyorum ve tam o anda sahne donuyor. Çünkü ben soğuktan donuyorum… Zaten üşüyen bir insanım, sonbaharda Türkiye'den hiçbir soğuk görmeden ayrıldım, Hindistan ve Tayland'da 35 derece havada 4 ay geçirdim ve şimdi soğuk hava yüzüme çarpıyor, kemiklerime işliyor. Vücudumun “Hey sen ne yaptığını sanıyorsun?” dediğini duyar gibiyim… Özür dilerim, sadece hayallerim biraz karışık!

Tokyo ile ilgili hiçbir olumlu beklentim olmamasına rağmen, bu kocaman binaların arasında kendimi karınca gibi hissettiğim şehri bile seviyorum daha ilk günden. Sanırım ne kendi ülkemde ne de geçtiğimiz 4 ay içinde alışık olmadığım düzen, temizlik ve insanların kibarlığı bu sevgiyi tetikliyor. Ve tabii ki güven duygusu… İnsanlara güvenebilmek ne kadar güzel bir hismiş, nasıl da ruhumun ihtiyacı varmış. Her an nereden bir gol yerim diye düşünerek yaşamaya alışmışım, insanların gülümseyerek teşekkür etmesine bile şaşırır hale gelmişim… Çok mutluyum. Japonya'da olduğum için değil sadece, hatta yarın dönmem gerekse de bir şey fark etmez artık. Hayalimin ucundan tutup, peşine takılıp, hayaller gerçekleştirildiği zaman ruhumda yarattığı güzelliği hissedebildiğim için çok mutluyum. Evet, havasından mı suyundan mı insanından mı bilmem bu ülke öncelikle bana damardan mutluluk verdi. Soğuktan çatlamış dudaklarımla doya doya gülemesem de içimde bir yerlerde sürekli gülüyorum.

Her büyük şehirde olduğu gibi iş koşturmacasına kapılmış ve yüzündeki gülümsemesi kaybolmuş, kafası telefona gömülmüş insanları bol bol görüyorsun elbette… Bir yandan da “Bu insanlar nasıl bu kadar iyi olabiliyor?” dedirten, hiç unutmayacağım güzel insanlar da Japonya'nın sıcaklığını hissettirip, içime işletiyor. Parkta yürürken şapkasını çıkartıp önümüzde eğilerek selam veren amca; şaşkınlıkla etrafımıza bakınırken yanımıza gelip bir sorun olup olmadığını soran, yardımcı olmak isteyen insanlar; yol sorduğumuzda yolunu değiştirip bizi aradığımız yere götürenler… Japonya bana “her şeyin bir yana insanların bir yana” dedirtmeye devam edecek gibi görünüyor.

Bazen takıntılı denecek seviyede düzenli ve temiz olduğunu düşündürten sokaklar, binalar ve yollarla dolu Tokyo. Sanki bir film setinde ya da reklam filminde yürüyormuş gibi hissediyorsun. Ya da hatta bazen filmin içinde olmak bile mümkün olmuyor, acaba rüya mı görüyorum ya da televizyon karşısında oturmuş Japonya'yı mı izliyorum diye sorgulamaya

Tabii ki daha karışık ve kalabalık yerleri de var. Ama buranın Tahtakalesi bile yormuyor insanı. Çünkü kafandaki her sorunun, her “acaba?"nın cevabı önceden verilmiş gibi burada. Soru aklına düşüyor, tam dile getirecekken sorunun cevabını görüyorsun zaten. Yani fazla düşünmene, kafa yormana, zihnini meşgul etmene gerek yok… Bir ülke düşünün her şey sizin için önceden düşünülmüş :) Hepimizin hatırlayacağı bir yazı vardı ekşisözlükte, Türk insanının malum uzvunun ucuyla iş yapması diye; Japonya da bunun taban tabana zıttı insanlarla dolu. En sıradan lokantada, belki en sıradan yemek bile güzel bir tabak içinde özenle yerleştirilmiş bir şekilde servis ediliyor. Turist bilgilendirme ofislerine yer sorduğunda önce kocaman bir harita açılıyor önünde, o harita üzerinden olduğun yer ve gideceğin yer özel bir kalemle işaretlenerek gösteriliyor ve detaylı bir şekilde anlatılıyor. Bunlar sadece şimdi aklıma gelen iki örnek, aslında insan gün içinde o kadar çok hayret ediyor ki tüm bu "mükemmelliyetçi” hallere tahmin edemezsiniz…

Fiyatlar da aslında bu mükemmellikle doğru orantılı… Alacağınız kaliteyi düşününce vermeniz gereken para o kadar da fazla değil. Ancak temel sıkıntı her zaman bu mükemmellikte ürünlere ihtiyacınız olmayacağı :) Yani her zaman en güzel şekilli, en lezzetli domatesi yemek zorunda değilim, biraz az lezzetli yamuk yumuk olsun ama ucuz olsun benim olsun!

Mutluluğu kemiklerimde hissettiren günler yaşadığım için para mevzusunu unutmak çok kolay oluyor… Hayalini kurduğum, bazen internette gezerken rastlayıp büyülendiğim sakura çiçeklerini gördüğüm her an; özenle sushi yapan bir ustayı izlediğimde; ancak filmlerde ya da bir belgeselde görebileceğimi düşündüğüm tapınakların karşısında şaşkın bir ördek gibi dikildiğimde batsın bu dünyanın kağıt parçası diyorum.

Tokyo'daki 3 günden sonra arkadaşımızın evine, İzu'ya gidiyoruz. Tokyo'ya tren ile 3 saat mesafede, okyanus kenarında güzel bir kasaba. İşin içine okyanus girince ve tuzlu suyun kokusunu içime çekince, eh bir de baharın ilk çiçeklerinin mis gibi kokuları burun deliklerimden içeri sızınca doğaya teşekkür ediyorum; kıymetini bilmeyen insanoğluna gösterdiği cömertlik için…

İzu'da ilk iki gün yaptığımız yürüyüşler dışında, zamanımız evde yemek pişirerek geçiyor… Yemek pişirmeyi ne kadar çok özlediğimi, kış günü sıcacık mercimek çorbası için nasıl hasret duyduğumu, boncukları ipe dizmenin beni nasıl dinlendirdiğini, zamanın herhangi bir anında yoga yapabilmenin mutluluğunu anlatamam… 4 aylık seyahatin ardından bir yenilenme durağı gibi oluyor burası benim için.

Dün itibariyle ise tekrar dönmek üzere İzu'ya veda ediyoruz ve Kyoto'ya gitmek üzere Tokyo'ya geliyoruz önce… Bugün Tokya'da belgeselini izleyip, onu görmeliyim diye takıntı yaptığım sushi ustası Jiro'nun yerine gideceğiz. Yemek yiyemesem de dünya gözüyle görmeliyim diye tutturdum çocuk gibi!

Gece otobüsü ile de Kyoto için yola çıkacağız. Kyoto'da bizi neyin beklediğinden habersiz ve heyecanlıyım…