Kusursuzluğun Ülkesi


Nerede kalmıştım? En son Sushi ustası Jiro'ya koşar adım gidiyordum. Restoranı bulmak için heyecanla kilometrelerce yol yürüdük ve fark ettik ki bir süredir aynı yerde dönüp duruyoruz. Sonunda restoran karşımda ama kapıları kapalıydı. Zaten yemek yemeyi ummuyordum ama kapalı olunca önce biraz üzüldüm, göremeyeceğim geç kaldık diye dudak büktüm. Sonradan fark ettim ki şanssızım diye mızıldanırken aksine çok şanslıymışım, iyi ki kapalıymış. Çünkü küçücük bir pencerenin perdesiz kalmış bir karış aralığından baktığımda tam karşımda Jiro oturuyor ve hesap kitap yapıyordu. Kaç dakika izledim öyle bilmiyorum. Anlamsız bir hayranlık gibi gelebilir kulağa ama o belgeseli izlediğimde ustalığı, aşkla yaptığı işi beni çok etkilemişti. Pencerenin diğer tarafından canlı kanlı izleyince, kendimi o belgeselin içinde gibi hissettim.

Aynı günün gecesi gece otobüsüne bindik, sabah Kyoto'daydık. Hayatımın en rahat gece yolculuğuydu, bebek gibi uyudum. Malum koltuklar rahat, her yer temiz, herkes sessiz ve yollarda tek bir engebe yok…

Her şeyin kusursuz olduğu bu memlekette her şeyin ucuzunu bulmaya çalışmak ise ana yaşam amacımız haline geldi. Burada yaşıyorsan, burada para kazanıyorsan elbet daha kolay oluyor hayat ama başka bir ülkeden tatil için geldiysen ya da hele bir de bizim gibi sırt çantalı bir gezgin isen Japonya'da hayatta kalabilmek için en ucuz nerede kalırım, ne yerim içerim, en ucuz ulaşım hangisi diye kafa yormak şart. Belki her konuda işin ucuzuna kaçmak pek çok ülkede belli nedenlerle riskli sayılabilecekken Japonya'da iken risk diye bir şey düşünmeye gerek yok, bu da güzel yanı diyelim. Çünkü Japonya'da en düşük kaliteli hizmet bile bizim gibi ülkelerin hizmet anlayışına göre oldukça ileri seviyede… Daha önce de dediğim gibi her şey önceden düşünülmüş, hata yapma ihtimalin ya da başına bir şey gelme olasılığı yok gibi bir şey. Yola çıkmadan durup baksınlar diye yere ayak izi çizilmiş bir memleket burası, daha ne olsun?

Kyoto'da ilk gece uygun fiyatlı bir evde kaldıktan sonra ertesi gün yine workaway sayesinde bulduğumuz birinin evinde kalmaya başladık. Bu deneyimi neresinden tutup, nasıl anlatsam bilemedim şimdi. İyi diyelim iyi olsun :) Bir daha yataktan çıkıp pijamayla yoga dersime katılan, ya da çok uykum geldi benim deyip dersin yarısında yatağa dönen bir öğrencim olur mu bilmiyorum :) Olursa da artık şaşırmam en azından, bu da bir tecrübe diyelim.

Peki Kyoto'yu sevdik mi? Sevdik elbet. Japonya sevilmeyecek yer değil… Ama alışması zor bir yer. Bir süre sonra aşırı düzen, aşırı kibarlık, aşırı temizlik ve aşırı sessizlik insanın boğazına yapışıveriyor sanki. Kusursuzluk da yorucu olabiliyormuş yani. Hani neredeyse insan bir günlüğüne Delhi'ye ışınlanmak bile istiyor! Hata yapmak lazım arada hayatta; düştükçe düşmediğin anların mutluluğunu daha iyi hissedersin iliklerinde… Planların gerçekleşmediğinde anının kıymetini daha iyi anlarsın, planlara takılıp ömrünü listeler yapmakla harcamazsın. Uzun süredir plansız günler yaşayan, akışın tadını çıkartan ve eskiden hayatımı karartan kusurlardan bile mutlu olmaya başlayan biri olarak Japonya beni aşırı kusursuzluğuyla yordu biraz…

Neyse, Kyoto'ya geri dönelim. Burası eski Japon evlerini ve sokaklarını, kimonolarla dolaşan Japonları, geyşaları ve görkemli tapınakları görmenin mümkün olduğu aslında küçük ama içi dolu dolu bir şehir. Geyşalar gerçek geyşa mıdır yoksa turistler için bir kurgu mudur bilemesem de görmek heyecan vericiydi.

Bu güzel sokaklarda benim aradığım ise biraz daha duygu, his… Turist kalabalığı bile donuk sanki. Akdeniz insanıyız sonuçta biz, eh özlem de var işin içinde… Öyle olunca insan biraz cıvıltı istiyor. Sake içiyorsanız çıkın sokağa kapı komşunuzla tokuşturun bardakları diyesi geliyor. Neyse ki saçlarını güzel güzel yaptırmış, kimonolarıyla dolaşan birbirinden tatlı insanlar biraz renk katıyor sokaklara… Bir de bu güzel geleneksel kıyafetlerin içindeyken ellerinde selfie çubuğu ile dolaşmasalar, kendimi eski bir filmde gibi hissedebilirim. Ama olmuyor, teknoloji peşimizi bırakmıyor!

Bir çoğu doğanın ya da en azından ağaçlık koca bir bahçenin içinde olan tapınaklar cidden çok güzeller… Ama turist akınına uğramaları ve bir kısmının parayla gezilmesi biraz içimi kaçırıyor. Hele ki Golden Pavilion benim için hayal kırıklığı oluyor.

Tapınak ve doğa çok güzel görünüyor farkındayım ama bir sonraki fotoğraf bence bu tapınağın ya da genel olarak tüm dünyadaki dini binaların samimiyetsizliğini ortaya seriyor. Buda dünyevi hayattaki her şeyden kendini arındıran bir kişi, ruh, efsane vs. her ne derseniz… Fakat bu tapınakta Buda heykelinin önünde turistler diziliyor ve dilek tutup para atıyorlar, attıkları parayı kaseye denk getirmeye çalışıyorlar. Ah diyorum, ah…

Tayland'dan sonra yemek konusunda Japonya her ne kadar biraz rahatlatsa da, burada da hem sağlıklı hem ucuz yemek bulmak işkence haline dönüşüyor. Aslında sağlıksız yemekler ucuz diye bir şey de yok burada, tüm yemekler pahalı. Ve en zoru da tüm yemeklerin ya etli ya tavuklu ya balıklı olması. Vejetaryen yemek yok denecek kadar az, bulmak bir çeşit işkenceye dönüşebiliyor. Genelde hayat kurtarıcı olarak soba, udon noodle ve miso çorbasına sığınıyorum. Eh o da sıkıyor tabii ki ama sabret Sevgen diyorum! Az kaldı…

Evet cidden az kaldı. Henüz bilet almadık ama çok kısa bir zaman sonra dönecek olmanın sizlere saçma gelebilecek mutluluğunu yaşıyorum. Biliyorum, hiç güzel günler yaşanmıyor orada ama özleyince insan gözü bir şey görmüyor.

Hepimizin yüzündeki gülümseme, kalbindeki umut solmasın diyorum ve öpüyorum şimdilik.