Toprak, su, hava

İş hayatına ilk başladığımda, ilk gün oturduğum masayı hatırlıyorum. Daha ilk hafta "iş hayatında insanlar hep böyle acımasız mı?" diye kendime sorduğumu hatırlıyorum. İlk bir ayın sonunda, insanların başkasını azarlama haddini kendilerinde nasıl gördüklerini sorgulamaya başladığımı anımsıyorum. Sonra ne oldu bilmiyorum. Neden alıp çantamı çıkmadım? Neden "deli misiniz siz?" deyip çekip gitmedim?

Bedenimin yavaş yavaş isyan etmeye başladığını hatırlıyorum. Yorulduğumu, tükendiğimi...

Çekip gitmek yerine tükettiğimi hatırlıyorum. Her şeyi tükettiğimi; kıyafetleri, yemekleri, kursları, içkileri, aşkları, arkadaşları. Her şeyden önemlisi kendimi...

İsyanım herhangi bir firmaya, herhangi bir insana değil; düzene isyan ediyorum.

Hiçbir anlamı olmayan yapay işler, yapay gülüşler, yapay arkadaşlar, yapay mutluluklar istemiyorum. Düzenin beni sürüklediği, "doğru yolu" gösterdiği, bol bol tükettirdiği bir hayat istemiyorum.

Üzerine bastığım toprak, dalından meyve yediğim ağaç, içime çektiğim hava benim Tanrım. Ben bu toprağın üzerine basabilmek için, ağaçlara sarılabilmek için, denizde ıslanmak için yaşamak istiyorum. Bastığım toprağı güzelleştirmek istiyorum. Yeryüzündeki canlılar için bir anlamım olsun istiyorum.

Bunları düşüne düşüne, bunları isteye isteye çıktım bu yola. Yol bana ne getirecek bilmiyorum.

Bugün Himalayalar'ı gördüm; çok uzakta ama elimi uzatsam tutabilecek gibi, bembeyaz karla kaplı...

Fotoğraf; 30 Kasım 2015, Dehradun

Bir tapınaktan baktım dağlara, din destanları dinledim. O destanlar anlatılırken benim gözlerim de, kalbim de dağlardaydı.

Hayatta doğadan öte, doğadan anlamlı ne olabilir? Ülkeler mi? Sınırlar mı? Dinler mi? Ten renkleri mi? Cinsiyetler mi? Okullar mı? İşler mi? Kıyafetler mi?

İnanışa göre yükseklere çıkmak, dağ tepelerine ermek "aydınlatırmış" insanı; o yüzdenmiş insanların yükseklerde olma tutkusu.

Dağın tepesinde veya karşısında, denizin dibinde veya kıyısında, ormanın içinde veya dışında; doğanın olduğu yerde, ayağın topraktaysa, kokusunu çekebiliyorsan içine doğduğun evrenin; o zaman ne tapınağa, ne dine, ne aydınlanmaya ihtiyacın olur.

Sen zaten o doğanın kendisisin. Doğaya kavuşunca kendini bulacaksın; yüzüne bir tebessüm konacak, içine huzur dolacak.